Soğuk bir bahar akşamında serinliğin verdiği ürpertiyle kendime geldim bir an. Kafamda hayatı sorgularken buldum kendimi. Neydim, ne oldum ve ne olacaktım şeklindeki sorularla ruhumu bunalttığımı farkettim. Herşeyi düşünmenin verdiği yorgunluğu hissettim kendimde. Vucüdum ağırlaşmış, düşüncelerim soyutlaşmış, insanlardan uzaklaşmış bir halde, geçen zamanın geçtiğini bile farketmeden zamanın dışında kalmışçasına duruyordum öylece.
Hayat nedir ki? diye sordu yine içimdeki ses. Sus dedim içimden. Artık bunu düşünmek istemiyorum. Bıktım senin bu zırvalamalarından. Sorgulanacak bir hayat mı yaşıyorum ki bu soruları sorayım. Ortalama bir insanım işte. Belki de daha altı. Hayatını birilerine birşeyler kanıtlamak ile geçiren, başkalarını düşünmekten kendini unutan, kısacası hayatı kendi için değil başkaları için yaşayan bir insandım işte. Neden ve Niye diye sormanın zamanı çoktan geçmişti bile artık belki de. Belki de yeni bir başlangıç yapmak ve artık kendin için yaşamanın, başkalarına uzattığın elleri toplamanın zamanı geçmiştir. Neden olmasın ki?
Bu düşüncelerle ilerlerken yine "neden" sorusuna takıldığımı farkettim. Sonu olmayan bir soruya bu kadar cevap aramamın ne kadar da anlamsız olduğunu düşündüm. Hayat "neden"e cevap bulamayacak kadar kısa. Sormak bile anlamsız. Belki de tam tersi. Bu soruyu sormadan geçirdiğimiz her an anlamsızdı. Bunun cevabını bile verebilecek kimsenin olmaması insanlığın yaşadığı çaresizliğin en küçük kanıtı olsa gerek dedim içimden.
Müzikle ilgilendin ve olmadı. Resimle ilgilendin ve elinde patladı. Artık bu ergen saçmalıklarını bırakıp hayat kurayım dediğinde bile herşey için çok geçti. Peki doğru zamanı tutturabilmek diye bir şey var mıydı? Doğru zaman gerçekten de doğru muydu? Doğru denen şeyin doğru olduğuna o an karar verebilir miydim? Peki doğru oysa yanlış neydi? Bunları düşünürken aklım yine paralel evrenlere kaydı. Başka bir evrendeki ben daha güzel bir hayat yaşıyor olabilirdi. Üniversite sınavı öncesinde o kadar strese girmemiş ve daha önce yaptığı denemelerdeki gibi toplamda 3-4 yanlışla bütün testi bitirebilirdi. İstediği bölüme gidip orada muhteşem işler başarabilirdi. Belki sporu da bırakmaz ve güzel bir vucüda sahip olabilirdi. Herkesi el üstünde tutmayıp insanlara daha normal yaklaşabilir, kendi hayatını yaşayabilirdi belki de.
Bunların hepsinin hayal kırıklığı yaratan saçma düşünceler olduğunu farkettiğimde bir kademe daha yükseldi mutsuzluğum. Belki de böyle olmamı sağlıyordum. Bilerek yapıyordum. İmkansız şeyleri isteyip onları yapamayacağımı bu istediklerimin olamayacağını bile bile kendimi bu yola atıyordum. Buna bir dur deme şansım var mıydı? Sen kim üçgen vucüt kim, sen kim o güzel kızlarla çıkmak kim, sen kim hayatının aşkını bulmaya çalışmak kim, sen kim ileride kafandaki o saçma sapan mükemmel hayata ulaşmak kim, sen kim bir yerde gördüğün o muhteşem şeye sahip olabilmek kim, sen kim onu yapmak kim, sen kim x kim, sen kim y kim.. Kim kim kim kim kim..
Yalnızlığın en güzel ve en kötü yanı kendinle başbaşa kalmak. Kendimle barışık olsam belki de en güzeli olurdu bu yalnızlık. Acaba sevmediğim ve bana kötü gelen ben miyim yoksa yaptığım seçimler mi? Beni ben yapan yaptığım seçimlerse zaten o zaman aynı kapıya çıkıyor aslında.
Lanet olsun ki yine düşündüm. Düşünmek istemeden düşündüm. Var olduğum için düşündüm çünkü düşündüğüm için vardım. Durdum kendi kendime ve dedim ki ben kimim? Ben neyim? Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim demişler. Kim demişse çok ağır yalan söylemiş. Etrafa baktığımda herkesin bir olayı var. Onları insanların yanında tutan, insanların onlarla beraber olmasını istediği özellikleri. Sonra kendime baktım ve bir bok olmadığını farkettim. Beni özel kılan hiçbir şey yok.
-Belki de dedim komik olmam mı?
"Salak" dedi bir tarafım, komik olmansa eğer bu berbat bir şey değil mi? Arkadaş grubundaki şaklabansın, palyançosun, soytarısın ve işte o kadarsın. Sıfatları düşündüm.
-Zeki mi?
*Senden daha zekileri var ve sen de ortalamanın üstü sayılmazsın. Bu değil.
-Yakışıklı mı diye demeden direk gitti bile soru.
*Düşünme bile dedi bir yanım kahkahalar içinde. Sen mi? HAH!
-Müzisyen tadı?
*ı ıh. Alakan yok.
-Sofistike şeyler konuşan böyle Filozof falan tadında?
*Soytarısın dedik ya. Kaç filozof soytarı gördün?
-Yemekler falan? Bak onu iyi yapıyorum ama?
*Ee bu sana ne kattı? İnsanlar seni yemeklerinle anıyorsa neden aramıyor kimse seni bu yüzden? Neden sormuyorlar?
-O zaman tek bir şey kalıyor. Katalizörüm ben sadece, aradaki tampon çözelti, kullan at makinesi, bir paket selpak..
* Hah şunu bileydin. Sen kendini vazgeçilmez sandın. Sen insanlardan vazgeçmedin ama hangisi senden vazgeçmez ki? Sen bir hiçsin. Evrende bir toz zerreciği kadar bile değerin yok belki de. Yarın ölsen kaç gün ağlarlar arkandan? Kaçı özler seni? Kaçı hatırlar yıllar sonra. Belki o zaman bir yararın dokunur ama insanlığa. Toprağa karışır gidersin. Belki bir çiçeğe belki de bir böceğe hayat verirsin. İşte değerin ancak o kadar.
-KAPA ÇENENİ ARTIK YETER! diye bağırmak istedim. Kafa tasımı açıp içinden o yaygaracı ve alaycı beynimi çıkarıp yumruklamak istedim. Ama ya haklıysa diye düşündüm. Yine düşündüm.
Bu uzun konuşmadan sonra sustu beyin. Haklılığının keyfini sürermişçesine takılıyordu her zamanki yerinde. Etraf aydınlıktı belki de ama beni saran karamsarlıktan tek bir ışık hüzmesi bile giremiyordu içeri. Bu karamsarlık biraz da olsun geçene kadar yaklaşmamalıydı kimse yanıma. Kimse kapılmamalıydı bu karamsarlığa benden başka. Seni uyuşturmanın zamanı geldi beyin. Haklıysan da duymak istemiyorum artık seni.
Uzak kalmak en iyisi. Belki de hiç olmamak.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder